Society, Politics, and Economy in Modern Turkey: Sociology of Turkey - Maintained by Tugrul Keskin
We are at a point in our work when we can no longer ignore empires and the imperial context in our studies. (p. 5)
― Edward W. Said, Culture and Imperialism

Tuesday, September 22, 2015

Bildiri Çağrısı (Call for Papers): Politik Felsefe ve Wittgenstein - 15 Ekim 2015

Politik Felsefe ve Wittgenstein 
İÜEF Felsefe Bölümü – Politik Felsefe Günleri  
http://politikfelsefe.org/  

İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü 2015 yılından itibaren Politik Felsefe Günleri’ni düzenlemeye karar vermiştir. Politik Felsefe Günleri,Türkiye’deki önemli bir boşluğu doldurmak niyetindedir. Bu felsefe günlerinin birincisinin konusu “Politik Felsefe ve Wittgenstein” olarak belirlenmiştir.Bu bağlamda ülkemizde mantık, dil felsefesi ve epistemoloji gibi konular etrafında ele alınan Wittgenstein’ı farklı boyutlarıyla tartışmaya davet ediyoruz.İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü olarak Wittgenstein’ı politik felsefe açısından incelemeye çağırıyoruz.
Wittgenstein’ın ikinci dönemiyle açtığı yolun, egemen öznellik kavrayışıyla girdiği kopuş açısından irdelenmesi amacını gütmekteyiz. Geleneksel felsefenin özne ve bilgi eksenli modeline karşın Wittgenstein yapıtı bir çözülmeyi ve karşı duruşu ortaya koymaktadır. Öznellik ve şeffaflık iddiasının eleştirildiği bu şüpheci tavrın, mevcut dünyanın halleri ve yaşam dünyalarının kuruluşu açısından değerli olduğu açıktır.
Hiç şüphesiz Wittgenstein kendi isminin “Politik felsefe” terimiyle yan yana durmasına şaşırırdı. Ancak son yıllarda gerek Kıta Avrupa’sında gerek Anglo-Sakson dünyada Wittgenstein düşüncesini politik ve toplumsal teori açısından belirginleştiren çalışmalar yapılmaktadır. Feminizm, toplulukçuluk ve gündelik yaşam gibi temalar Wittgensteincı kavramların ışığında yeniden incelenmeye başlanmıştır. Wittgenstein şüpheciliği bu anlamda politik felsefe için ciddi bir kaynak teşkil etmektedir.
Wittgenstein Defterlerde bu tarz okuma pratikleri için geniş bir ufuk sunmuştur. Savaş döneminin tanıklığı içerisinde geçen süreçte yazdıkları gündelik siyaset karşısındaki ümitsizliğini ortaya koymaktadır. Ancak Wittgenstein’ın dilin aşırı kullanımı ve kelimelerin cevherleştirilmesine karşıgeliştirmiş olduğu felsefe yapma tarzı, dille olan başka bir kamusal ilişkiyi düşünmemizi mümkün kılmaktadır:Dilin kamusal olarak bir topluluk ya da topluluklar içindeki karşılıklı etkileşimi ve değişimi bu haliyle politik felsefenin asli konusuna dönüşmektedir. Kamusal anlamların ve anlam vermelerin işleyiş mantığına ilişkin tasarrufların ele alınması Viyanalı düşünürü önemli kılmaktadır.
Son olarak Wittgenstein’ın bize sorulmasına izin verdiği en önemli sorulardan birişudur: Politik Yargı mümkün müdür? Kant sonrasında birkaç farklı felsefe geleneğinde ele alınan bu soru, politik-olan açısından iyinin nasıl gözetilebileceğine dair kapsamlı sorgulamayı içermektedir. Wittgenstein, dil oyunları kavramıyla,“politik yargımümkün müdür”sorusuna geniş bir düşünüm alanı açmaktadır. Bu çerçevede pratik akıl, politik felsefe açısından rasyonalitenin imkânlarını soruşturma fırsatı sunmaktadır.
İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü,Politik Felsefe Günleri I – “Politik Felsefe ve Wittgenstein”‘ etkinliğinde, bu perspektifler ve eleştirel tavır doğrultusunda Wittgenstein’ı tartışmaya açmaktadır.

Başvurma koşulları
Politik Felsefe Günleri I davetli konuşmacılar dışında, Wittgenstein’ın bu meseleleri üzerine doktora tezi, makale ya da kitap üretmiş genç araştırmacıları bu etkinliğe çağırmaktadır. Bildiri sunmak isteyen araştırmacıların, Wittgenstein üzerine yapmış oldukları çalışmanın künyesini, bildiri başlığını ve 400-500 kelimelik özeti 15.Ağustos.2015 tarihine kadar politikfelsefe@politikfelsefe.org ya da wittgenstein@politikfelsefe.org adreslerine göndermeleri gerekmektedir.


DEVAMINI OKUMAK ICIN.......

Monday, September 21, 2015

Istanbul Demolishing 3 Skyscrapers to Preserve City Skyline

After a huge and lengthy legal battle fought on various fronts by developers, municipalities and the Council of State, the Turkish government has ordered the partial destruction or total demolition of multiple large buildings said to threaten the historic architectural heritage of Istanbul

READ MORE.....

Saturday, September 19, 2015

Türkiye'de Dindarlık - Sosyal Gerilimler Ekseninde İnanç ve Yaşam Biçimleri

(Sosyal Gerilimler Ekseninde İnanç ve Yaşam Biçimleri)

Kurtuluş Cengiz, Bahattin Akşit, Önder Küçükkural, Recep Şentürk
İletişim Yayıncılık / Araştırma-İnceleme Dizisi
2012

"Ama artık insanların dinlerini bilemiyoruz. Dini nitelikleri sağlam mıdır, Müslüman mıdır; İslami şeyler taşıyor mu değil de artık şöyle bir hale geldik. Ramazanda çok üzücü olaylar oldu. Lokantalar açıktı, hiç olmaması gereken bir şeydi bu. Lokantalarımız açıktı, Erzurum'da insanlara yemek verdiler. Gündüz vakti yemek verdiler. Bu çok acınası bir durum."
"Ben Türkiye Cumhuriyeti olarak uygarlık yolunda ilerliyorsam… biz laik bir Türk milletiyiz, diğer İslam ülkelerinden ayrı bir yere koyuyoruz kendimizi… Namaz saatine göre, bilmem oruç saatine göre iş yaşamının düzenlenmesini düşünmem ben yetkili olsam. Ama giderim, erken kalkarım sabah namazımı kılarım, ondan sonra toplu olarak diğer vakitleri ayarlarım. Eğer direncim varsa orucumu tutarım ki ben ilkokul 4'ten beri sürekli orucunu tutan, hiçbir zaman aksatmayan bir insanı..."
Bu ülkede dinin sosyal 'anlamı' nedir, insanlar dine nasıl bakıyorlar? Dindarlığın ölçüsü ne, nasıl algılanıyor? Dine bakış, insanların gündelik davranışlarını, sosyal ilişkilerini, birbirlerine bakışlarını nasıl etkiliyor? Muhafazakârlığın, dindarlığın, laikliğin sınırları nerelerden geçiyor? Türkiye'de sosyolojinin büyük hocalarından Bahattin Akşit'in Recep Şentürk, Önder Küçükural ve Kurtuluş Cengiz'le birlikte yaptığı üç yıl süren kapsamlı çalışma, bu sorulara yönelik cevap anahtarları sunuyor. Yirmi beş ilde uygulanan anketlerin ve sekiz ilde yapılan derinlemesine görüşmelerin analizini yapan yazarlar, afaki ve yüzeysel değerlendirmeleri aşan soğukkanlı bir tartışmaya zemin hazırlıyorlar.

DEVAMINI OKUMAK ICIN.....

Wednesday, September 16, 2015

Pabuççu Muştası - Doğan Avcıoğlu

Doğan Avcıoğlu’nun 1982’de ‘’Türkiye Yazıları’’ dergisindeki aynı adlı yazısını Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlandığı şekliyle bir kez daha yayınlıyoruz.
 
Pabuççu Muştası

Eski dost Ahmet Say, Şair Eşref’in yaşadığı tarihsel dönemi anlatan bir yazı yollamamı istiyor mektubunda. Eşref ve yaşamı hakkında bilgim, herkesin bildiğinden fazla değil.
Ne Abdülhamit yanlısı tutucularla, ne de Batıcı Jöntürklerle bağdaşamamış bir yalnız adam olarak kalmış aklımda Eşref. Belki de işin biraz kolayına kaçmış, kaytarmış, iyi bilmiyorum.
Bu durumda Ahmet Say’a, ilkin ‘’Eşref ve zamanı’’ konusunda kalem oynatma gücünü kendimde görmediğimi bildirmeye niyetlendim. Kaytardığımı sanacaktı, sansın dedim. Sonra ‘kaytarma’ üzerinde düşünmeye başladım. Türkiye aydını, dün de bugün de sürekli kaytarıyor gibi geldi bana. Bu kaytarmanın öyküsünü yazmayı denemek, hem Eşref’in dönemi, hem de bugün için anlamlı olacak galiba.
Türkiye aydınının çağdaş öyküsü, Avrupalıların ‘Boğaz’daki Hasta Adam’ı dillerine doladığı günlerden başlar. Babıâli’nin tercüme odasından yetişme ilk Türk hariciyecileri, hasta adamı iyileştirmek için çareler ararlar: Önlerindeki örnek, Avrupa ve özellikle İngiltere’dir. İngiltere kurumlarını hayranlıkla izlerler ve bu kurumları Türkiye’ye getirmeyi düşlerler. Hasta adamın kuşkusuz eğitim, maliye, idare, ekonomi, askerlik vb. gibi her alanda köklü reformlara ihtiyacı vardır. Batı kurumlarını örnek almak doğaldır. Ne var ki Reşit Paşa’nın başını çektiği bu ilk Batıcı aydınlar az sayıdadırlar ve toplum içinde güçsüzdürler. Ancak felaketler ve Avrupa devletlerinin desteği, onlara fikirlerini az çok uygulama fırsatı verebilir. Fırsat, Mısır Valisi’nin oğlu İbrahim Paşa’nın ciddi bir direnişle karşılaşmadan Kütahya önlerine gelişiyle ortaya çıkar. Acıdır ama, yönetimden bıkkın Anadolu kentleri halkı, istilacı paşaya biat eyler.[1] Anadolu askeriyle güçlenen paşanın İstanbul’a girmesi işten bile değildir. Babıâli, kendi Mısır Valisi’ne haddini bildirsin diye İngiltere’ye başvurur. İngiltere işi ağırdan alır. Rus birlikleri İstanbul’u kurtarır. İşe Ruslar karışınca, İngiltere ağırlığını koyar. Mısır Valisi’ne haddini bildirir, Rusları geriletir. İngiliz desteğini sağlayan Londra Elçisi Reşit Paşa, Hariciye Nazırlığı’na gelir. ‘Reform dönemi’ başlar.
İlk büyük reform, günümüzde de ‘Başka alternatif yok’ diye sunulan serbest pazar ekonomisine yöneliş olur. Avrupa tüccarına ve adamlarına yalnız dış ticaret değil, iç ticaret de açılır. Rumlar ve Ermeniler iç ticarette Avrupa’nın aracılığını sağlarlar. İngiltere’nin Türkiye’ye ihracatı, kısa sürede Fransa, Rusya ve İtalya’ya yaptığı toplam ihracatı aşar!
İngiliz kapitalisti bu tatlı pazardan hoşnuttur. Ülke açık pazar kalmak koşuluyla, İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünü korumaya hazırdır. İngiltere bu konuda ilk Batıcı aydınlarımıza çok çekici gelen bir formül geliştirir:
- Türkiye, Avrupa Konseyi’ne[2] alınacaktır. Avrupa devletler hukuku ona da uygulanacaktır. İmparatorluğun toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı, Avrupa’nın garantisi altına konulacaktır.
Bir Avrupa devleti olmak, Batıcı aydınlarımızın rüyasıdır. Ne var ki Türkiye’nin Avrupa Ailesi’nde layık bulunduğu yeri alabilmesi, insan haklarını uygulamasıyla olanaklıdır. Avrupa devletleri, bu konuyla yakından ilgilidirler.
Görülüyor ki, insanı meta sayan en acımasız ekonomik reçeteleri empoze eden devletler, Avrupalı olmaya karar verdiğimiz günden beri insan hakları savunucuları olarak karşımıza çıkarlar. O günlerde insan hakları, Hıristiyan-Müslüman eşitliği biçiminde anlaşılır. Avrupa’ya göre, Hıristiyanlar Osmanlı Devleti’nin ikinci sınıf uyruklarıdır. Hukuk yönünden eşitlik sağlanmalıdır. Gerçi hukuk planında bir eşitsizlik söz konusudur: Hıristiyan uyruklar, devlet hizmetlerinden ve askerlikten dışlanırlar. Hıristiyan olduklarından ek bir vergi öderler, mahkemelerdeki tanıklıkları eşdeğerlik taşımaz. Ama ekonomik planda, Hıristiyan uyruklar ön plandadırlar: Kentlerde ticaret, Hıristiyanların elindedir. Hıristiyan köyleri daha refahlıdır. Kısaca, askerlik yapmayan Hıristiyan zengin, savaş meydanlarında ömür tüketen Müslüman fakirdir. Serbest pazar ekonomisi, bu eşitsizliği arttırıcı yönde çalışır. Rum ve Ermeni nüfus hızla çoğalır ve zenginleşir. Adalardan göçlerle Ege’de Rum nüfus çok artar.

DEVAMINI OKUMAK ICIN...... 

Bizi Uyarmalıydınız: Türkiye’de Siyah Olmak

Mosa Nkoko

5 Harfliler - 12 Ağustos 2015

Mosa Nkoko’nun aşağıdaki yazısı Rumeysa Ceylan tarafından çevirilmiştir.

Burada oturmuş, bu konuya nasıl başlamam gerektiğini düşünüyorum çünkü söyleyecek çok şeyim var. Öncelikle, hepinize merhaba! Adım Mosa ve siyahi bir Afrikalıyım; zaten biliyordunuz değil mi? Bu çağda hâlâ siyahi insanların diğer ırkların göz dikmelerine maruz kalmalarına inanamıyorum. Bakın, size ırkçılık kartını oynayacak değilim, hayır! O taraklarda bezim yok. Son yazılarımda yurtdışındaki kişisel deneyimlerimden bahsetmiştim ama bu sefer Türkiye’deki tüm siyahların adına yazıyorum. Afro-Amerikan ya da Afrikalı olmanız farketmiyor, siyahi olduğunuz sürece muhtemelen bu anlatacaklarım sizin de günlük hayatınızın hikayesi ve burada anlatılanlar sadece öne çıkanlardan bazıları.
Şimdiye kadar ırkım üzerine pek düşünmemiştim, ta ki Türkiye’ye gelene kadar. Demek istediğim, siyahi olduğumu biliyorum ancak bu benim için hiç bir mesele olmamıştı. Pek çok insan bana Türkiye’de siyahi olmanın nasıl bir deneyim olduğunu sordu ve genelde onlara, “bana bu soruyu 2 sene önce sorsan kabus olduğunu ve düşmanıma dilemeyeceğimi söylerdim” diye cevap verirdim. Size Türklerin ırkçı olduğunu söylerdim ancak bu tam olarak doğru değil. Bana göre “ırkçı” kelimesi çok güçlü bir kelime, özellikle Türk halkı hakkında konuşurken aslında bu kelimeyi alın ve çöpe atın; hatta yapabiliyorsanız yakın. Şöyle diyelim: Türklerin bazılarının ırksal önyargıları var, bazıları ise fazla meraklı; bu onların doğasında var. Kendilerine yabancı bir şey gördüklerinde ona bakmak, dokunmak, onu hissetmek istiyorlar. Türkler sadece siyahi insanlara değil, onlara yabancı görünen herkese gözlerini dikiyor; ancak konu bize gelince sanıyorum ki derecesi biraz daha değişiyor.
Türkiye’de siyahsanız kesinlikle size aval aval bakılacaktır. Bazı bakışlar beğeni ya da meraktan ötürü ancak diğerleri yargılayıcı olacaktır. Daha önce de belirttiğim gibi, neredeyse 2 senedir buradayım ama hâlâ insanların bize egzotik meyvelermişiz gibi gözlerini diktiğini gördüğümde üzülüyorum. Bu durum kendimizden şüphe etmemize sebep oluyor çünkü bazı bakışlar görüntümüzde yanlış bir şey varmış etkisi yaratıyor. Diğer herkes gibi, insanın kendisine yabancı bir şey gördüğünde gözlerini dikmesini anlayabiliyorum ama bakılan bir insansa, bunu karşınızdakini rahatsız ya da daha az insanmış gibi hissettirerek yapamazsınız, hayır! Bu çok kaba. İnsanların bize baktığı, bizi parmaklarıyla işaret ettiği, bize gülümsediği ve hatta bazen bize güldüğü çok durumla karşılaştık. Bunlar beni ne kadar rahatsız etse de artık anlıyorum ki bunları kabalıktan ya da bizi gücendirmek istediklerinden yapmıyorlar, kendiliğinden böyle gelişiyor. Bu yazıyı Türkiye’de okuyan bazı siyahların “Bırak bunları! Bize gerçeği anlat!” dediğinden eminim ve anlatacağım da, ama burada insanların daha büyük resmi görmelerini istiyorum. Hepimiz kendi çevremizin ürünleri değil miyiz? Hepimiz kendi geçmiş deneyimlerimiz, kültürlerimiz, normlar ve değerlerimizden ötürü bazı şekillerde hareket etmiyor muyuz? Onların davranışlarını aklamıyorum, davranışları kabul edilemez. Ama onları yargılayamazsınız çünkü siyahlar buralarda çok nadir görülüyor. Ancak son yıllarda Türkiye’nin çekim gücünün artmasından dolayı siyah öğrenciler ve diğer siyahi göçmenlerin gelmesiyle sayıları çoğaldı.

DEVAMINI OKUMAK ICIN.....

Monday, September 7, 2015

Assistant Professor, Ottoman and Turkish Studies - McGill University

McGill University, Institute of Islamic Studies
Ottoman and Turkish Studies
The Institute of Islamic Studies, McGill University, seeks to fill a tenure-stream position in Ottoman and Turkish Studies. Applications are welcome from scholars in all disciplines, who work on any aspect of the Ottoman Empire, modern Turkey, or Turkic Central Asia. Applicants whose research focuses on women, gender, and sexuality are especially encouraged to apply. In general, the committee is interested in receiving applications from scholars who adopt innovative and theoretically informed approaches to their areas of specialization. The ability to teach graduate-level courses using primary source material in the original language is required; ability to contribute to the Institute’s Ottoman/Turkish language program is desirable. Knowledge of French is an asset. Appointment is expected to be at the rank of Assistant Professor, but appointment at a higher rank is possible under exceptional circumstances. Starting date: August 1, 2016.
Interested candidates should submit a letter of application and a complete CV, and arrange for three letters of recommendation to be sent from the referees’ institutional email accounts, to the following website: https://academicjobsonline.org/ajo/jobs/5975. Informal inquiries may be directed to Mr. Andrew Staples, the Institute’s Administrative Officer, at jobsearch.islamicstudies@mcgill.ca. Further information about the Institute of Islamic Studies can be found at www.mcgill.ca/islamicstudies/.
McGill University is committed to diversity and equity in employment. It welcomes applications from: women, Aboriginal persons, persons with disabilities, ethnic minorities, persons of minority sexual orientation or gender identity, visible minorities, and others who may contribute to diversification. All qualified applicants are encouraged to apply; however, in accordance with Canadian immigration requirements, Canadians and permanent residents will be given priority.
Application deadline: November 15, 2015.

Thursday, September 3, 2015

REFUGEE MOTHER AND CHILD

REFUGEE MOTHER AND CHILD

by Chinua Achebe

No Madonna and Child could touch
that picture of a mother’s tenderness
for a son she soon would have to forget.
The air was heavy with odors
of diarrhoea of unwashed children
with washed-out ribs and dried-up
bottoms struggling in laboured
steps behind blown empty bellies.
Most mothers there had long ceased
to care but not this one; she held
a ghost smile between her teeth
and in her eyes the ghost of a mother’s
pride as she combed the rust-coloured
hair left on his skull and then –
singing in her eyes – began carefully
to part it…
In another life this would have been a little daily
act of no consequence before his
breakfast and school; now she
did it like putting flowers
on a tiny grave.

Sahildeki mülteci çocuk ve insanlık: Sadede gelin!

Avrupa önce Ukrayna’da silahlandırdığı Nazileri durdursun, Avrupa önce “ılımlı” Suriyeli muhaliflere MILAN anti-tank füzesi vermeyi durdursun, Avrupa önce Balkanlardaki istikrarsızlaştırıcı faaliyetlerini durdursun, Avrupa önce Doğu Avrupa’ya tank yığmayı durdursun. ABD ile beraber.
NATO uçaklarının Kaddafi'nin konvoyuna 5 bin 700 kg civarında bomba bıraktığı söylenirken, bombalar 14 aracı yok etti ve en az 53 kişinin ölümüne neden oldu.
Bu saldırıdan sonra yürüyerek kaçmaya çalışan Kaddafi ve korumaları bir tünelin içine girdiler. Buradaki çatışmanın ardından başına şarapnel parçası isabet ettiği için yaralanan Kaddafi'yi yakalayan silahlı grup, eski lideri meydana çıkartarak taciz etmeye başladı. Bundan sonra yere düşen Kaddafi'nin, bir silahlı milis tarafından, büyük ihtimalle süngü ile anüsünden yaralandığı belirtiliyor.
Durumu kabul eden çete komutanı Halid Ahmed Raid, "İnsanlar onun saçını çekiyor ve ona vuruyordu. Bir yargılama olması gerektiğini anlamıştık ancak herkesi kontrol edemedik, bazı davranışlar kontrolümüz dışında gerçekleşti." dedi.
Erman Çete

SOLHABER - Perşembe, 03 Eylül 2015

“Mülteci sorunu”nun vicdanlarda açtığı yaralardan bahsedeceksek, önce yukarıdaki korkunç ayrıntıları hatırlayacağız. O Libya ki, 2012 yılında Uluslararası Af Örgütü’nün hazırladığı bir rapora göre, kendi “kağıtsız yabancılar”ına Kaddafi dönemindekinden çok daha hayvanca davranıyordu. Rapora göre, Libya’ya gelen mülteciler, sığınma talebinde bulunanlar ve göçmenler kötü muamele, sınırsız gözaltı ve işkenceye maruz kalıyorlardı.
Mülteci sorununda vicdanınızın sesini mi dinlemek istiyorsunuz? Birleşmiş Milletler’in mülteci veritabanına bir tık kadar uzaktasınız. 2010 yılında Libya’dan mülteci ya da mülteci benzeri statü ile ayrılanların sayısı 2309. İç göç verisi bulunmuyor. Peki Kaddafi sonrası? 2014 yılında Le Monde’da çıkan bir makalaye göre, o tarihte yalnızca Tunus’ta 600 bin ila 1 milyon arasında mülteci yaşıyordu. Üstelik bunların çoğunu, “Cemahiriye”, yani Kaddafi destekçileri oluşturuyordu. Bu nüfus, NATO müdahalesinden önce Libya nüfusunun yüzde 10 ila 15’ine tekabül ediyor.
Vicdanınız mı sızladı? İnsanlığınızdan mı utandınız?
O “insanlık”, Kaddafi’nin işkence ile tanınmaz hale getirilmiş cesedi, Misrata’daki bir et deposunda sergilenirken öldü. Hatırlamadınız mı? Kaddafi’nin cansız bedeninin başına üşüşen leş kargaları, ellerinde telefonlarıyla “selfie” çekiyor; tam o sırada, uğursuz Hillary Clinton Libya liderinin ölüm haberini kikirdeyerek karşılıyordu.

DEVAMINI OKUMAK ICIN......

Wednesday, September 2, 2015

Al-Istanbul: How Turkey’s largest city became a hub for Arab tourists

Report: İpek Yezdani / İpek İzci

Hurriyet Daily News - Wednesday,September 2 2015

More and more Arab tourists visit Istanbul nowadays, but why do they choose this city? What do they think about Turks? What do Turks think about them? And what do Arabs in Turkey think of each other? Our reporters interviewed both sides on the streets of Istanbul and summarized their findings in this point-by-point report.

1) Why do Arabs visit Turkey? 
•They say they feel more comfortable and safe in Istanbul. 
•They find Turkey both European and close to home. They find it safe. They enjoy hearing the call to prayer and having the means to religious service whenever it is necessary. 
•Pretty much all of them have been influenced by Turkish TV shows.  
•They like five-star hotels on the Bosporus as well as the ones in Talimhane and Sultanahmet. 
•Among the reasons is the fact that they can consume halal products. 
•They like iskender and simit the most. They are crazy about kumpir. Their dessert of choice is usually baklava but only if it is with ice-cream. 
•Alongside Istanbul, they also prefer Bursa, Bolu, Abant, Yalova and Trabzon. They almost never cross to the Asian side of Istanbul.

READ MORE.....

Tuesday, September 1, 2015

SYMPOSIUM ON CIVILIZATION, CITIES AND ARCHITECTURE , 12-14 April 2016 Istanbul

Turkish Historical Society invites applications for the following international conference. You can upload abstracts of your paper from the following link:
http://sempozyum.ttk.gov.tr/eng/2015-eng-sempozyum4.html
(The deadlines are extended, see the end of this message, and they are still accepting submissions).
Travel and accommodation expenses will be covered by TTK and Istanbul University.

All the best

Akif Kirecci
Bilkent University

SYMPOSIUM ON CIVILIZATION, CITIES AND ARCHITECTURE , 12-14 April 2016
Istanbul

About the symposium
Cities and urban culture are among the elements that most clearly reflect the civilization they belong to. Cities occupy a place in the center of daily life as the places where people live, trade is regularly carried out, government institutions are run, and justice is distributed. The architectural texture of a city is the embodiment of the culture and civilization of its inhabitants. The material development that took place in Turkey in the last decade has not yet found its reflection on Turkish cities in the form of a particular civil identity or aesthetics. In most cities in Turkey, the reinforced concrete buildings that reflect the country’s new-found prosperity increasingly take over their skylines in the form of vertical and disparate elements. In this context, the present symposium aims to revisit the heritage of Turkish-Muslim, along with Roman, Byzantine, Greek, Chinese and other civilizations in the field of urban planning and architecture and to discuss whether the needs of the modern way of life and traditional architecture are compatible with each other, how they can complement each other, and whether the historical heritage can in some way or other brought to bear on modern city planning.

Topics
The possible topics to be discussed by the Symposium On Civilization, Cities And Architecture include, but are not limited to:
•    The concept and construct of “city” and its planning in the context of civilization and culture.
•    Architecture and civil engineering in the context of civilization and culture.
•    Architecture and engineering education in the context of their links with tradition.
•    The relation between cities and civilization.
•    Do the skylines that emerge in modern Turkish cities reflect the architectural heritage, civil sensibility and human-oriented philosophy observable in Turkish and or Islamic history?
•    Are the present infrastructure and appearance of Turkish cities a result of rational choices made on the basis of knowledge and experience, or simply of ad-hoc responses to necessities?
•    What are the elements that make up the dichotomies modern/traditional city, modern/traditional architecture? Which are the points of convergence and divergence between these concepts and philosophical approaches?
•    What does traditional architecture have to offer to modern life?
•    Can traditional architecture be compatible with modern architecture? If the answer is in the positive, how could this compatibility be brought to bear on our present living spaces?
•    Is there education of traditional architecture in Turkey?
•    To what extent are the present faculties of architecture and civil engineering in Turkey able to transmit the Turkish civil heritage and traditional architecture to the new generations?
•    How can modern cities be planned by drawing upon the considerations of
traditional architecture?
•    How can the relations between cities, architecture and civilization in the time of the Seljukids, Beyliks, Ottoman Empire and Turkish Republic be analyzed?
•    How did the Roman, Greek, Persian, Chinese, Indian and other classical civilizations inspire traditional and Modern Turkish-Muslim architecture and urban culture?
•    Philosophy of architecture and urban planning in Muslim, Turkish and other Asian and European civilizations.
•    The classics on architecture and cities in Muslim, Turkish and other Asian and European civilizations.
•    The relations between modern man and physical living spaces in the context of civil values and cultural heritage.
•    The great architects and city planners who have inspired Turkish-Muslim civilization in the past.
•    Traditional and modern houses of worship.
•    Mosque architecture and its transformation.
•    Domestic architecture and its transformation.
•    How are preferences linked with civilization reflected in architecture and city planning?

Important Dates
Place of Symposium: İstanbul
Symposium Dates: 12-14 April 2016
Abstracts (300 words) for Submission Deadline: 15 September 2015,
Announcement of Accepted Abstracts: 24 September 2015,
Deadline for submission of Articles: 14 December 2015,
Accepted Announcement of the Articles: 15 February 2016

Türkistan Yollarında Afganistan Türkmenleri 23 Nisan 2014 | TRT AVAZ


Kalem gibi kaşlarıŋ - Afganistan Türkleri


Saturday, August 29, 2015

Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi 1839-2014, Yeni Yaklaşımlar, Yeni Alanlar, Yeni Sorunlar

The History of Working-Classes in Turkey 1839-2014

Derleyenler : Mehmet Ö. Alkan ve Y. Doğan Çetinkaya

Tarih Vakfi Yayinlari - 2015

Toplumsal sınıfların öldüğünün genel kabul gördüğü 1990’lı yıllardan itibaren Türkiye işçi sınıfı tarihi araştırmalarında niceliksel ve niteliksel bir uyanış yaşanıyor. Hatta 2000’li yıllarda bu alanda bir bahar yaşıyoruz, zira neoliberal iktisadi ve siyasal sistem içinde yetişmiş genç kuşak tarihçiler içinden emek tarihiyle ilgilenen çok sayıda genç tarihçi çıktı. Küresel kapitalist sistem kendi karşıtı toplumsal hareketleri yaratırken yeni bir kuşak da ezilenlerin ve sıradan insanın geçmişine daha fazla ilgi duymaya başlıyordu. Elinizde tuttuğunuz kitap, Tanzimat’tan günümüze modern Türkiye tarihinin farklı dönemleri üzerine bu yeni kuşak çalışmalardan bir seçme sunuyor. Okuyucu bu kitap ile hem Türkiye işçi sınıfı tarihinin farklı dönemleri üzerine eski bilgilerini tazelemek ve sorgulamak hem de bunları yeni bulgularla karşılaştırmak fırsatını elde ediyor. Dahası uluslararası işçi sınıfı ve emek tarihi çalışmalarının yıllardır ortaya koyduğu bazı akım ve eğilimlerin vurguladığı noktalar da yeni kuşak çalışmalarla Türkiyeli okuyucuya sunulmuş oluyor. Elinizdeki derleme hem konuyla yakından ilgilenenler hem de genel okuyucu için Türkiye çağdaş emek tarihi çalışmalarına bir pencere açıyor.

DEVAMINI OKUMAK ICIN.........

Saturday, August 22, 2015

Turkey Pays Former CIA Director and Lobbyists to Misrepresent Attacks on Kurds and ISIS

BY Harut Sassounian

HUFFINGTON POST - 08/19/2015

Thousands of articles have been published worldwide in recent weeks exposing Turkey's strategic trickery -- using the pretext of fighting ISIS to carry out a genocidal bombing campaign against the Kurds who have courageously countered ISIS in Syria and Iraq.
The Wall Street Journal reported on August 12 that a senior US military official accused Turkey of deceiving the American government by allowing its use of Incirlik airbase to attack ISIS, as a cover for President Erdogan's war on Kurdish fighters (PKK) in northern Iraq. So far, Turkey has carried out 300 air strikes against the PKK, and only three against ISIS! Erdogan's intent in punishing the Kurds is to gain the sympathy of Turkish voters in the next parliamentary elections, enabling his party to win an outright majority and establish an autocratic presidential theocracy.
To conceal its deception and mislead the American public, within days of starting its war on the Kurds, Ankara hired Squire Patton Boggs for $32,000 a month, as a subcontractor to the powerful lobbying firm, the Gephardt Group. Squire Patton Boggs includes former Senators Trent Lott and John Breaux, and retired White House official Robert Kapla. The Gephardt lobbying team for Turkey consists of subcontractors Greenberg Traurig, Brian Forni, Lydia Borland, and Dickstein Shapiro LLP; the latter recently added to its lobbying staff former CIA Director Porter Goss. Other lobbying firms hired by Turkey are: Goldin Solutions, Alpaytac, Finn Partners, Ferah Ozbek, and Golin/Harris International. According to U.S. Justice Department records, Turkey pays these lobbying/public relations firms around $5 million a year. Furthermore, several U.S. non-profit organizations serve as fronts for the Turkish government to promote its interests in the United States and take Members of Congress and journalists on all-expense paid junkets to Turkey.

READ MORE....

The Importance of Being There: A First-Hand Look at the Many Faces of the Pro-Turkey Lobby in DC

BY SHAUNT TCHAKMAK

York University, Class of 2015
ANCA Leo Sarkisian Intern 2015

A majority of the work the Armenian community does to advance the cause happens in our own home towns–the meetings with officials, the events that we host, the letters that we write. And then, there are the times that you have to be in the room where the ideas are being shaped and recommendations are being made – on Artsakh, Armenia, the Armenian Genocide and the whole host of community concerns.
The ANCA Leo Sarkisian team learned the importance of our presence in Washington first hand at a “think tank” event we participated in just a few weeks ago.  Let me set the stage.
On Wednesday, July 15th, the Brookings Institution, a nonprofit public policy think tank based in Washington, DC, hosted an event titled “Considerations and Constraints for U.S., EU, and Turkish Engagement in the South Caucasus”.  The event consisted of a panel of discussants to examine and review one of their own recent publications,  “Retracing the Caucasian Circle” as a part of the organization’s Turkey Project Policy Paper Series. The program, which began in 2004, is prepared with the generous support of the Turkish Industry and Business Association (TUSIAD), with Kemal Kirisci serving as the director of the Center on the United States and Europe’s Turkey Project and specifically as the TUSIAD Senior Fellow – but more about that later.  Panelists included Director of the Brookings Institution Center on the United States and Europe, Fiona Hill, who is a co-author of the report; US State Department Deputy Assistant Secretary, European and Eurasian Affairs Eric Rubin; Former Turkish Ambassador, Ünal Çeviköz; head of the Political, Security, and Development Section delegation of European Union to the U.S, Klaus Botzet; and, report co-author Dr. Kirisci as moderator.

READ MORE....

Monday, August 17, 2015

Ismet özel islâmî bir gelecek tasavvur edecek miyiz !


DİP bildirisi: Emperyalizm müttefik değil düşmandır

Devrimci İşçi Partisi Ağustos 16, 2015

Türkiye'de savaşın yükselmesi karşısında bir yandan milliyetçi ve ırkçı siyasetin kendine alan bulmaya çalıştığını, diğer yandan da Erdoğan'a ve AKP iktidarına karşı  savaşa karşı barış mücadelesi veren bir muhalefetin yükseldiğini görüyoruz. Bu savaş karşıtı muhalefet geniş bir koalisyon halinde hareket ediyor. Barış Bloku bu geniş koalisyonun somut ifadelerinden biri. Rojava'yla dayanışmada, DAİŞ'le mücadelede, Erdoğan'ın ve AKP iktidarının savaşına karşı çıkmakta birleşen bir blok olarak ilerici bir karakter taşıyan bu birliktelik, diğer yandan net bir anti-emperyalist duruşa sahip değil. Ancak bu koalisyonun son dönemde Blokun siyasi ekseninin merkezinde yer alan HDP'nin aracılığıyla (CHP ve liberallerin de aktif desteğiyle) emperyalist unsurları da kapsayacak şekilde genişletilmesi söz konusu. Açıkça söylenmese de, Rojava'da ABD merkezli emperyalist koalisyon ile PYD/YPG arasındaki askeri işbirliği bu genişlemenin meşrulaştırıcı gerekçesi olarak öne çıkartılıyor. Erdoğan ve AKP'nin AB ile olan ilişkilerinin çok sıcak olmaması, AB emperyalizminin de müttefikler hanesine yazılmasına neden oluyor. Liberal unsurlar zaten emperyalizmi allayıp pullama konusunda kötü niyetli bir perspektife sahipler. AKP'ye karşı Amerikan muhalefeti olarak nitelendirdiğimiz eksenin başat unsuru CHP'nin milletvekilleri de zaten Blokun siyasi olarak zayıf halkaları. Ancak emperyalizmi müttefik olarak gören anlayışın somutlandığı adımlar bunlardan değil HDP cephesinden geliyor.
Kod adı "uluslararası toplum", gerçek adı emperyalizm
İlk adım Suruç katliamının ardından İstanbul'da gerçekleştirilen ilk barış yürüyüşü için HDP Eş Genel Başkanları'nın "uluslararası toplum"a yaptığı çağrı idi. İngilizce (!) olarak yapılan çağrı Türkiye kamuoyuna sendikacılar ve parlamenterlerin katılımı olarak yansıtıldı. "Uluslararası toplum" emperyalizmin diplomatik kod adıdır. Bunlar, Yugoslavya'yı parçalayanlar, Afganistan'ı, Irak'ı işgal edenler, Afrika'da soykırımları el altından destekleyip, Ukrayna'da Nazilerin de ortağı olduğu iktidara hamilik yapanlardır. Ama dünyada "uluslararası toplum" kod adıyla anılıp tüm suçlarını insan hakları ve demokrasi adına yaptıklarına inanılmasını isterler. Bu gerçeklerin HDP eş başkanları tarafından, hele ki Ezilenlerin Sosyalist Partisi Genel Başkanlığı yapmış olan Figen Yüksekdağ tarafından bilinmediğini düşünemeyiz. Bu çağrı yapıldığı dönemde cepheden bir eleştiri yapmadıysak bu, Suruç katliamına ve savaşın başlatılmasına karşı yapılacak yürüyüşün devlet baskısıyla karşı karşıya olması, yasaklanması ve esas öne çıkarılması gerekenin bu baskı ve iktidarın katliamdaki sorumluluğu olmasındandır. Ayrıca HDP'nin çağrısı emperyalist merkezlerin elçiliklerinde somut bir yankı da bulmamıştır.

DEVAMINI OKUMAK ICIN.....

Saturday, August 15, 2015

CFP: The 1st Kadir Has University Conference on International Relations

CALL FOR PAPERS

Two Hundred Years since the Congress of Vienna: The State of International Relations as a Discipline and Alternative World Views

Department of International Relations
Kadir Has University
22-24 October 2015
Istanbul

Napoleon: “But I am a soldier. I need honour and glory. I cannot reappear among my people devoid of prestige. I must remain great, admired, covered with glory."
Mettenich: "But when will this condition of things cease, in which defeat and victory are alike reasons for continuing these dismal wars? If victorious, you insist upon the fruits of your victory; if defeated, you are determined to rise again."
Napoleon: “Alas. Then we shall meet at the gates of Vienna”.
(Napoleon’s written exchange with Metternich asking for Austrian neutrality in European wars – Summer of 1813)
2015 is a truly exceptional year from the perspective of International Relations history. It marks the 200th anniversary of the Congress of Vienna, the 70th of Yalta and Potsdam Conferences, as well as the founding of the United Nations, the 40th anniversary of the Helsinki Final Act and the 20th anniversary of the Dayton Accords.
The Congress of Vienna, whose final act of June 1815 was the most comprehensive treaty the Great Powers had signed leading to the reorganization of Europe after the Napoleonic Wars. With the principal objectives being the prevention of the emergence of new imperialisms such as the Napoleonic one and to put a check on political revolutions in Europe via the maintenance of the balance of power and the status quo, it proved successful for a while but ultimately failed to prevent the rise of Imperial Germany or the political revolutions of the 19th century that led to the emergence of nation-states in Europe and Central and South America at the expense of many of the European Empires. Nevertheless, its legacy proved influential as it provided for the emergence of a security culture in Europe with the Concert of Europe basically holding for most of the 19th Century.
130 years later, Yalta and Potsdam aimed to address the realities of the emergent post war order in Europe of 1945 – a similar setting, as a larger-than-Europe effort had neutralized a European crisis – while, the United Nations focused on the need to accommodate the victors of the war on a global scale and create a multifaceted and sustainable global security complex.
30 years later, The Helsinki Final Act of 1975 paved the way for erasing dividing lines between East and West and contributed to the end of the Cold War. Since then forty years have passed and we find ourselves in the midst of a Helsinki + 40 process whose objective is to contribute to an inclusive security community and strengthening co-operation within the OSCE.
Finally, this year also marks the 20th year anniversary of the Dayton Accords of 1995 which brought an end to the Bosnian war under the aegis of the International Community which touted its own efforts to rebuild crisis ridden countries in the Post Cold Era in a new spirit of international cooperation.

READ MORE....

Friday, August 14, 2015

REFERENCE BOOK: The Turkic Speaking Peoples: 2,000 Years of Art And Culture from Inner Asia to the Balkans

Ergun Çağatay
and
Dogan Kuban

Prestel Publishing - 2006 

This comprehensive study of one of the most powerful and influential civilizations examines the rich heritage of the Turkic culture. From the first nomadic tribes migrating from central Asia to the Mediterranean, through the rise of the Seljuk and the Ottoman Empire, to the present day, this book explores the traditions and cultural practices of the Turkic speaking peoples. It examines their social and political significance within a historical and modern context, and their relationships with other cultures. This lavishly illustrated volume, featuring images from an award-winning photographer, allows readers to discover a civilization and understand its role in the world today.









Eski ABD Elcisi James Jeffrey: PKK operasyonu Washington için sürpriz oldu - AYDINLIK

AYDINLIK - 13 AGUSTOS 2015

‘Suriye’nin kuzeyinde tampon bölge kurulması için Amerika ilk defa destek verdi. Ayrıntıları netleşmedi ancak bu tampon bölge ABD’nin Türkiye’den destek almak için büyük bir imtiyazıdır’

Şafak Terzi
terzisafak (AT)gmail.com

James Franklin Jeffrey, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi. Ergenekon-Balyoz operasyonlarının ilk dalgaları sırasında, 2008-2010 yılları arasında Ankara’daydı ve daha sonra ortaya çıkan Wikileaks belgelerinde de adından sıkça söz ettirmişti. Jeffrey, 2010 yılında Amerikan Dışişlerinin en üst düzeyine, Carreer Ambassador derecesine geldi. James Jeffrey bir “devlet adamı”, bu nedenle Türkiye ve sürece yönelik sözleri son derece gerçekçi. Büyükelçi Jeffrey, telefon üzerinden yaptığımız söyleşimizde kullandığı ifadelerde de, Türk-Amerikan ilişkilerine zarar verecek her türlü yaklaşımdan kaçınmaya çalıştı.

‘ABD’NİN İMTİYAZI TAMPON BÖLGE...’
l Ankara uzun bir süre İncirlik’i açmak istemedi. Özellikle de Ayn el Arap’taki çatışmalar sürecinde. Türkiye’nin fikrini ne değiştirdi? Neden birden İncirlik’i açmaya karar verdi?
Başkan Yardımcısı Jœ Biden, Başkan Obama ve ortak müttefiklerimiz IŞİD konusundaki sorunlarla ilgili harekete geçmek için çalışmalarda bulundu.
Ayrıca, Türkiye’nin güneyinde IŞİD saldırıları gerçekleşti; Suruç’ta ve sınır boyunca Türk ordusuna karşı... Bu birinci sebepti, ikincisi Suriye’nin kuzeyinde bir çeşit tampon bölge kurulması için Amerika ilk sefer destek verdi. Ayrıntıları henüz netleşmedi ancak bu tampon bölge, Amerika’nın destek almak için büyük bir imtiyazıdır. Üçüncüsü, tüm bu meselenin, Erdoğan’ın PKK, HDP, seçimler ve hükümet kurma süreciyle nasıl baş edeceğini hesaplaması ile bağlantılı olduğu açık... Bu meselenin bu sonuçla nasıl bir ilgisi olduğunu bilmiyorum ama etkili olduğu kesin.

‘TÜRKİYE YPG’YE SALDIRMIYOR PKK’YI VURUYOR’
l Washington, Ekim 2014’ten sonra, IŞİD’e karşı bölgedeki müttefiklerinin YPG gibi Kürt gruplar olduğunu açık bir şekilde söyledi. Türkiye ise YPG/PYD’yi PKK’nın bir kolu olarak görüyor. Peki, Ankara bu durumda Washington ile birlikte IŞİD’e karşı savaşmaya nasıl ikna oldu?
Birincisi, YPG ile PKK arasında bir fark olduğunu düşünüyorum. Amerika Birleşik Devletleri, PKK’yı bir terör örgütü olarak görüyor. Türkiye’nin PKK’ya karşı saldırılarında destekler veriyor. Ayrıca PKK, Kuzey Irak’taki IŞİD’e karşı konumu dâhil, şu an bizimle çok az ilgili bir konumda. Tabii YPG, Kobani savaşından beri PKK ile yakından çalışıyor ancak bu da farklı bir durum. Şunu da fark ediyorum; Türkiye genel olarak YPG’ye saldırmıyor, PKK’yı vuruyor.

l Ankara, Washington ile IŞİD’e karşı işbirliği yapma kararı aldıysa, IŞİD’in ana düşmanı ve YPG’nin hamisi PKK’ya karşı neden operasyon yürütüyor?
IŞİD’in ana düşmanı PKK değil. PKK’nın yalnızca Kuzey Irak’ta IŞİD’e karşı kurulan Peşmerge cephesinde küçük çaplı bir gücü bulunuyor. Bunlar iyi savaşçı ancak bunun dışında PKK’nın gücünün çoğu Kandil dağında ya da Türkiye sınırları içinde bulunuyor. Ve tabii ki PKK, Türk güvenlik güçlerine karşı saldırılar başlattı, bu konuda herhangi bir şüphe yok. Ve saldırılarına devam ediyor, bugün(10 Ağustos) altı tane (Türkçe ifadeyle) şehidiniz vardı mesela... Dolayısıyla Türkiye PKK’ya yönelik saldırılarına devam edecek... Sonuçta, PKK’dan saldırılarını durdurmasını istemek siyasetten tamamen ayrı bir şeydir. Siyaset de önemli ancak Türkiye PKK’ya saldırmaya devam edecektir.

‘OPERASYONLAR SÜRPRİZ OLDU’
l IŞİD sizce Ankara için PKK’yla savaşma konusunda bir bahane mi?
Hayır... Bana göre Ankara üç kuvveti düşman olarak görüyor; Esad hükümeti, IŞİD ve PKK. Ve bana göre bu operasyonlar hep, hükümet kurma aşaması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Haziran seçimlerindeki hayal kırıklığı ile bağlantılı.

l Obama yönetimi, Ankara’nın PKK’ya karşı yürüttüğü operasyonları öngöremedi mi?
Bunlar, Washington için sürpriz oldu.

İNCİRLİK TÜRKİYE’NİN İSTEDİĞİ GİBİ KULLANILACAK
l Türk Dışişleri Sözcüsü Tanju Bilgiç, İncirlik’in yalnızca IŞİD’e karşı operasyon için kullanılacağını ve kesinlike YPG’ye destek verilmeyeceğini söyledi. Bir gün sonra ABD Dışişleri Sözcüsü Mark Toner Türkiye’deki askeri üslerin YPG’ye destek vermek için de kullanılacağını söyledi...
Amerikan operasyonları, Türk hükümetinin Amerikalılardan yapmasını istediklerinden ibaret olacaktır. Benim anladığım, bu IŞİD’e karşı olacaktır.

l Peki, ABD Dışişleri Sözcüsü Mark Toner neden İncirlik’ten YPG’nin de destekleneceğini söyledi?
Çünkü biz YPG’nin IŞİD’e karşı savaştığını gördük, bunu Ekim 2014’ten bu yana tecrübe ettik.

l İncirlik’i kullanımındaki sınırlamalar neler?
Şunu özellikle açıklığa kavuşturmak istiyorum, Türk hükümeti orada neyi uygun görürse o olur. Üs onların üssü, ülke onların ülkesi...

‘TÜRK HÜKÜMETİ İLE YPG KONUSUNDA MUTABAKATA VARDIK’
l Peki, ABD İncirlik üzerinden de mi YPG ile işbirliği yapacak?
(Çıkışarak) ABD, Ekim ayından beri YPG ile işbirliği yapıyor. Türk hükümeti de konunun tüm ayrıntılarıyla ilgili bilgilendirildi; YPG’nin IŞİD’e karşı savaştığına dair, YPG’ye hava desteği sağlayacağımıza dair vs... Bu yönde Türk hükümetiyle mutabakata vardık. Diyelim ki YPG Türkiye’yi işgal etti, ABD’nin YPG’ye hava desteği sağlayacağını tabii ki düşünmüyorum, yani bu gülünç bir soru... Üstüne basa basa şunu tekrar etmek istiyorum: Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’de Türk hükümetinin onaylamayacağı hiçbir şey yapmaz.

l Washington Ankara ile müzakere edip, PKK’ya karşı yürütülen operasyonları bitirip, Türkiye’yi IŞİD’e karşı yönlendirmeyi planlıyor mu?
Washington’un önceliği IŞİD’e karşı savaşmak. Washington’un çıkarı Türk hükümeti ile Türkiye’nin doğusundaki Kürt nüfusu arasındaki bir barış sürecinden yana. Bunun ötesinde bir şey söyleyemem...

l Bu arada Barzani de PKK’lıların Kuzey Irak’ı terk etmesi yönünde açıklamalar yaptı. Bunun sebebi nedir? PKK zaten yıllardır Irak’taydı, değişen nedir?
Barzani bunu birçok sefer söyledi, PKK’yı sevmiyor ama onları oradan sürmek için herhangi bir adım da atmayacak.

‘TÜRK AMERİKAN İLİŞKİLERİ ÇIKIŞTA’
l Sizin Ankara’da Büyükelçi olduğunuz dönemle bugünü kıyasladığınızda, Türk-Amerikan ilişkilerinde bir değişiklik var mı?
Hayır... Ben Büyükelçiyken ilişkiler iyiydi, şimdi de iyi. Herhangi iki ülkenin değişik yaklaşımları olacağı aşikâr ancak genel hedeflerimiz aynı. Amerika Birleşik Devletleri PKK’nın Türk güvenlik güçlerine saldırdığını görmek istemiyor. Türkiye’deki Kürtlerin durumunun bir çözüme kavuşturulduğunu görmek istiyor. IŞİD’in yenilgiye uğratılıp, imha edildiğini görmek istiyor ve Esad hükümetinin görevini bıraktığını görmek istiyor ve Kuzey Suriye’de Türkiye ile birlikte bu tampon bölge meselesinde çalışmak istiyor. Tüm bu alanlardaki birliktelik, iyi bir işbirliği paketi demek.
Afganistan konusunda işbirliği yapıyoruz, Rusya’yla ilgili bazı meselelerde işbirliği yapıyoruz, NATO radarı konusunda işbirliği yapıyoruz ve İran konusunda işbirliği yapıyoruz. Ve liste böyle uzayıp gidiyor.

l Peki, Türk-Amerikan ilişkilerinin son iki ya da üç yıl içinde bozulmaya başladığını düşünüyor musunuz?
İnişler ve çıkışlar oldu. Şu an ise bir çıkış dönemi olduğunu düşünüyorum.

DEVAMINI OKUMAK ICIN......

Thursday, August 13, 2015

MHP Uzerine Analizler - 2

MHP ne yapmalı?

Ahmet B. ERCİLASUN

YENICAG GAZETESI - 09.08.2015 

 MHP’nin milliyetçi bir parti olduğu muhakkaktır. Meclis’te grubu bulunan partiler içinde şu anda milliyetçi olduğunu ileri süren başka bir parti bulunmadığına göre MHP’nin siyasi arenada Türk milliyetçiliğini temsil ettiği de açıktır. CHP oklarından biri her ne kadar milliyetçilik ilkesini temsil ediyorsa da bugünkü CHP’de Atatürk dönemi milliyetçiliğinden eser kalmamıştır. Esasen CHP’nin şu andaki yönetici kadrosu da hiçbir zaman milliyetçilik iddiasında bulunmamakta, milliyetçilik vurgusu yapmamaktadır.  MHP’nin milliyetçiliği temsil eden yegâne parti olması, hiç şüphesiz ona çok ağır sorumluluklar da yüklemektedir: Günün şartlarına göre yeni fikirler üretmek, milliyetçiliğin topluma yayılmasını sağlamak için ciddi eğitim ve yayın çalışmaları yapmak, kamuoyuna ve özellikle genç nesillere milliyetçiliği doğru, haklı ve sevimli gösterecek tarzda konuşmalar yapmak ve davranışları da buna göre ayarlamak... Ve elbette vatan ve milletin bölünmesi tehlikesine karşı en şiddetli şekilde mücadele etmek.  Son yıllarda bölücülüğe karşı mücadele öne çıkmış bulunuyor. MHP yöneticilerinin bölücülük karşısındaki tavır ve konuşmaları açıktır. Bölücü terör ve yandaşlarına karşı en ciddi tavır koyan parti hiç şüphesiz MHP’dir; daha doğru bir ifadeyle yegâne parti MHP’dir.  Ancak... MHP yöneticilerinin tavır ve açıklamaları basın yayın organlarında ya görmezden gelinmektedir, ya eksik ve çarpıtılmış olarak verilmektedir, ya da daha vahim olarak aşağılayıcı, küçük düşürücü bir tarzda sunulmaktadır. İşte  “MHP ne yapmalı?” sorusu burada önem taşımaktadır.  Son günlerde “Boğaz’da viski içen şerefsizler” ifadesi etrafında fırtınalar koptu. Sözün söyleniş tarzı, üslubu elbette tartışılabilir. Ancak arkasındaki ana fikrin doğru olduğu bence muhakkaktır. Bu söz bu tarzda söylendi ve arkasında da duruldu. Tamam ama... Bu kadar mı? Karşı tarafın söylemleri bir bir sıralanmak gerekmez mi? Bunu Yılmaz Özdil mi yapmalı, MHP’liler mi? Özdil’in 05 Ağustos 2015 tarihli yazısına bakınız. HDP’lilerin neler söylediklerini bir bir yazmış. Osman Baydemir’in “astirin”inden Sırrı Sakık’ın “it sürüleri”ne kadar.  On kadar bölücü ve münasebetsiz sözü sıraladıktan sonra da “(Bunlardan) kimse rahatsız olmadı. Şerefsiz denildi... Ortalık ayağa kalktı.” diyerek lafı gediğine koymuş. Yılmaz Özdil’e teşekkür ederiz tabii. Ama MHP yöneticileri nerede?

DEVAMINI OKUMAK ICIN.....

MHP Uzerine Analizler - 1

İTİRAZIM VAR

Dr. Buğra Atsız

Yazılarını severek ve dikkatle okuduğum ağabeyim Ahmet Bican Ercilasunu tâkib edenler onun 9 Ağustos 2015 târihli Yeniçağda çıkan “MHP Ne Yapmalı?” isimli yazısını da okumuşlardır. Okumamış olanlara yazıyı hemen bulup okumalarını tavsiye ederim. İtirazım bu yazıdaki muhtelif iddiâlara.
Ercilasunun birinci iddiâsı MHPnin milliyetçi bir parti olduğu. İçinde bilindiği gibi başta Kürt olmak üzere muhtelif etnik kökenli insanları barındıran bir partinin hangi milliyetin milliyetçisi olduğunu sormak sanırım hakkımızdır. Hele genel başkan danışmanı olan bir Çerkesin kısa bir müddet önce “Türkçülük makbûl değil, makbûl olan milliyetçiliktir” gibi ne idüğü belirsiz bir lâf etmesini itirazsız kabûllenenler tarafından. Türkçülüğün Türk milliyetçiliği demek olduğunu bir Çerkes bilmeyebilir, ne de olsa Bahçeliye danışmandır, ama Atsızı gâyet iyi tanıyan, onun evine girip çıkmış Ercilasunun bu Çerkese karşılık vermemiş olmasına hayret ettim. Cevap olarak bana biz insanların ırkına değil vatandaşlığına bakarız denileceğini adım gibi bildiğimden, ben de bu cevaba Türkiyede yaşayan Çingeneler de vatandaştır, ama Türk değildirler, tıpkı Kürtlerin, Çerkeslerin, Gürcülerin vesâir etnik artıkların Türk olmadıkları gibi derim. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak bir şeydir, Türk olmak ayrı şeydir. Bu farkın artık öğrenilmesi ve öğretilmesi gerekiyor.
İkinci itirazım ise “Mecliste gurubu bulunan partiler içinde şu anda milliyetçi olduğunu ileri süren başka bir parti bulunmadığına göre MHPnin siyâsî arenada Türk milliyetçiliğini temsil ettiği de açıktır” sözüne. Yukarıda da anlatmaya çalıştığım gibi içinde her türlü Türk olmayan etnisiteyi bulunduran bir parti Türk milliyetçiliği iddiâsında bulunamaz. Bulunsa da ciddîye alınmaz, alınmadığı da zâten son seçimlerden sonra daha da bâriz bir şekilde ortaya çıkmıştır. Kaldı ki geldiği yer bu anlamsız tutumundan dolayı da bellidir ve mizâhî malzeme olmaktan öteye geçememektedir. Bir de MHPnin Mecliste yegâne milliyetçi parti olduğunu söylemek de yanlıştır. Milliyetçi olduğunu iddiâ etmemekle birlikte HDPnin Kürt milliyetçiliği yaptığı ve bu işin iddiâ ile değil faaliyet ile yapıldığının delilidir. CHPyi kimse ciddîye almadığı için üzerinde durmuyorum.
“MHP’nin milliyetçiliği temsil eden yegâne parti olması, hiç şüphesiz ona çok ağır sorumluluklar da yüklemektedir: Günün şartlarına göre yeni fikirler üretmek, milliyetçiliğin topluma yayılmasını sağlamak için ciddi eğitim ve yayın çalışmaları yapmak, kamuoyuna ve özellikle genç nesillere milliyetçiliği doğru, haklı ve sevimli gösterecek tarzda konuşmalar yapmak ve davranışları da buna göre ayarlamak... Ve elbette vatan ve milletin bölünmesi tehlikesine karşı en şiddetli şekilde mücadele etmek”. Bu tesbitlere katılmamak elbet elimizde değil. Sorumuz şu: MHP günün şartlarına göre hangi yeni fikri üretmiştir? AKPye stepnelik etmek hem kendi fikri olmasa gerek, hem de yeni değil. MHP Türk milliyetçiliğini topluma yayılması için ne yapmaktadır? Eğitimin zâten millî olması gerekirken bunu baltalayan AKPye ne gibi argümanlarla karşılık vermiştir?
Ercilasun ağabeyin bundan sonra yazdıkları MHPnin kibarca tenkîdidir, katılmamak mümkin değil. “Ama “milliyetçilik” ülküsünü temsil eden bir parti, sadece bir siyasi parti değildir ve temsil ettiği ülkünün de sorumluluğunu taşımaktadır” cümlesindeki ülküden neyin kasdedildiği havada kalmıştır. Eğer bundan kasıt Türk-İslâm Ülküsü zırvasıysa bu konuda ne düşündüğümü daha önce de yazmıştım. Bu Türk-İslâm Ülküsü (!) bir oxymorondur (Bilenler bilmeyenlere anlatsınlar) ve MHPyi son seçimde HDP ile aynı seviyeye düşürmüştür.
Bir de yazının sonunda genel başkanın dediklerinin dışına çıkılırsa parti disiplini bozulur gibi bir cümle var ki bana eskiden çıkan Hoş Memo çizgilerini hatırlattı. Orada ‘General Samurkaşa yarayan herşey herkese yarar’ diye bir prensip vardı. Gülmedim desem yalan olur. Demokrasi anlayışı böyle olan bir partiden gelecek hayır dilenci duâsından gelecek hayra benzer.
MHP en iyisi, eğer yapabiliyorsa, başındaki General Samurkaşı değiştirsin de belki silkinip üzerindeki kokuşmuşluğu ve tutarsızlığı atar, bizler de ona o zaman “milliyetçi” sıfatını lâyık görürüz.

Thursday, August 6, 2015

PHD DISSERTATION: Harbord Military Mission to Armenia: The Story of An American Fact Finding Mission and Its Effects on Turkish-American Relations

Hulusi Akar

An abstract of the Dissertation of Hulusi Akar for the Degree of Doctor of Philosophy at the Atatürk Institute for Modern Turkish History 

Title: Harbord Military Mission to Armenia: The Story of An American Fact Finding Mission and Its Effects on Turkish-American Relations 

BOGAZICI UNIVERSITESI - Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü
2005
TEZ DANISMANI: ZAFER TOPRAK

One of the most important episodes of Turkish-American foreign relations during the Independence War was General Harbord mission. Even though the idea behind the mission was to understand the feasibility of a large, independent Armenia, the real outcomes were mostly unexpected. The main purpose, which was related to the Armenian Question, has already been discussed by several academic studies. They put great emphasis on General Harbord’s final report, which not only destroyed all the assumptions of an independent Armenia, but also of the long established Armenian lobby in America. But the real merit of the mission was its long-range effects on Turkish-American relations. The mission’s findings gave support to the relatively few Americans trying desperately to change the American view of Turkey and establish healthy relations unbiased from the Armenian lobby. The other important side of the mission was unpublished findings about Turkey, Armenians, the independence movement, etc., which had been buried under the archives. The Harbord mission was totally different and unique from its predecessors. First of all, its members were mainly composed of military personnel. They had the necessary cadre and sources to fulfill their duty. They talked to most of the main actors, visited all sides, and traveled across Turkey, Georgia, Azerbaijan and Armenia. They managed to produce a body of expert reports on all the aspects of these three countries. Unfortunately most of these reports and findings were never published. So, in short the mission’s document collection is a kind of time capsule, which has a variety of information especially about the first phase of Turkey’s independence war.

READ MORE.....

CHP’nin değişiminde önemli bir durak: CHP araştırma bürosu

Yunus Emre

TARIH VE TOPLUM YENI YAKLASIMLAR
SAYI 16 YAZ 2013

YAZIYI BURADAN INDIREBILIRSINIZ....

Tuesday, August 4, 2015

Why has Social Democracy not Developed in Turkey? Analysis of an Atypical Case

Yunus Emre

Journal of Balkan and Near Eastern Studies
DOI: 10.1080/19448953.2015.1063298     
Published online: 04 Aug 2015

This paper scrutinizes why the Western European type of social democracy has not developed in Turkey. Both the historical backdrop and current constraints on the development of social democracy are examined. This paper argues that social democracy's failure in Turkey has stemmed from two reasons. On the one hand, historical and structural constraints that obstructed social democracy should be taken into account. On the other, social democratic movements suffered from an agency question. The leadership of the political parties, which defined themselves as centre-left entities, had a number of chances to build a ‘genuine social democracy’, but they chose alternative policy paths based on identity politics. This phenomenon too prevented the development of social democracy. The CHP (Cumhuriyet Halk Partisi, Republican People's Party) is the focal point of the paper since it has always been the main subject in the debates over social democracy in Turkey.

Sunday, August 2, 2015

From Analysis to Policy: Turkish Studies in the 1950s and the Diplomacy of Ideas

Cangül Örnek 

Middle Eastern Studies Volume 48, Issue 6, 2012  

Turkish area studies in the US developed in parallel with the diplomatic rapprochement between Turkey and the US after the Second World War. This article scrutinizes the relation between Turkish studies and American public diplomacy in Turkey with special emphasis on the latter. Unlike cultural programmes in Europe, which focused on satisfying intellectuals' taste for high culture, in Turkey the concentration of the cultural activities was on bureaucrats, educators and technical personnel. The article argues that this was because of a modernization approach and the priority given to the needs of US aid programmes. Following the revolutions in Asia, the programme was further oriented to strengthen the collaboration between Americans and the technocratic elites of Turkey.

READ MORE....

Turkish History 1918-1931 As Interpreted by Two American Diplomats

Jay Pierrepoint Moffat & Jefferson Patterson

Libra Yayinlari - 2015

There are many textbooks and scholarly works of Ottoman and Turkish history written both by foreign and Turkish scholars. What distinguish the present work from these books is that it has been prepared by two American diplomats stationed in Turkey at the time “history was in the making”. Thus it gives a first hand interpretation of the last days of the Ottoman Empire, of the Turkish War of Independence, of the establishment of the Republic and of its first eight years.

Türkiye'nin Soğuk Savaş Düşünce Hayatı (Antikomünizm ve Amerikan Etkisi)

Cangül Örnek

Can Yayinlari - 2015

II. Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle beraber Türkiye, hem iç politika hamlelerinde hem de dış politikada rotasını değiştirecek adımlar atmıştır. "İçeride" çok partili siyasi hayata yeniden geçme, "dışarıda" da ABD önderliğinde tesis edilen "hür dünya" ülkeleri arasına katılma kararı alınmıştır. ABD dostluğu, sempatisi ve mücahitliği, Kore Savaşı'na Türkiye'nin de ABD lehine asker göndermesiyle zirve noktasına vardı. Her ne kadar Kemalistler için "bağımsızlık", liberaller için "demokrasi", İslamcılar için de "mukaddesat" çok önemli olsa da Sovyetlere karşı ortak noktaları Amerikan dostluğu, sempatisi ve mücahitliği olmuştur. Türk Sosyal Bilimler Derneği "Genç Sosyal Bilimciler" ödülünü kazanan bu çalışma, zihniyet ve toplumsal algıların nasıl oluştuğunu/oluşturulduğunu, akademik çevrelerin, dergi ve gazetelerin nasıl işlevler üstlendiğini gösteriyor. Özenle, ciddi ve emek gerektiren bir kaynak ve arşiv taramasıyla hazırlanan bu kitap, zihniyet araştırmaları ve tarihi için önemli bir çalışma…

Saturday, August 1, 2015

Turkey (1965) | Central Intelligence Agency

This film covers the history, geography, customs, agriculture, urbanization, and foreign aid to Turkey.

National Archives - Turkey - National Security Council. Central Intelligence Agency. (09/18/1947 - 12/04/1981). - - DVD Copied by IASL Scanner Katie Filbert. - ARC 654135 / LI 263.2458

The Fall of the Ottomans - Review

An absorbing history of the impact of the first world war on the Middle East Eugene Rogan’s study of the great war from the Ottoman perspective reveals the root cause of many of today’s conflicts

By Anthony Sattin

The Guardian -  Sunday 1 March 2015 

The last thing the people of the Ottoman empire needed in autumn 1914 was another war. In the six years leading up to that calamitous year they had seen a sultan deposed and their immense and immensely inefficient army battered. In several bruising wars, they had ceded Libya to Italy and all their European territories – including what is now Bulgaria, large chunks of Greece, Bosnia, Serbia and Albania – to independence. Now their Young Turk leaders were siding with Germany, because the Kaiser looked most likely to help them regain some of that lost territory, or at least avoid the dismantlement of the empire. The consequences of that decision – the great war that shaped the Middle East, the conflict that made the war global – form the grand tale that Eugene Rogan tells in his latest book.
Readers of his previous work, The Arabs, will know how comfortably he handles multiple themes, ambitious narratives and a crowd of characters. Writing about the collapse of an empire that, in 1914, still included all of what is now Turkey, Iraq, Syria, Lebanon, Jordan, Saudi Arabia and Egypt demands those skills, and more. Finding something new to say about a conflict that one of its most famous participants described as “a sideshow of a sideshow” would seem to be a challenge, especially with other books recently published on the subject. Some of these have looked at individual theatres, most obviously the Arab revolt, while others (such as Kristian Coates Ulrichsen’s The First World War in the Middle East) cover the entire war.

READ MORE.....

Wednesday, July 15, 2015

LECTURE: Sectarianism in the Middle East in an Age of Western Hegemony, 1860-1948

Date: Monday July 20, 2015
Time: 15:00
Place: Boğaziçi University South Campus, Rectorate Conference Hall 

Sectarianism in the Middle East in an Age of Western Hegemony, 1860-1948 

Ussama S. Makdisi
Professor of History Arab-American Educational Foundation Chair of Arab Studies
Rice University
The conventional view of sectarianism in the Middle East is that it reflects age-old, endemic religious tensions, and that it reflects a problem in the region's adaptation to a secular Western modernity. Sectarianism has often been depicted as a holdover of primordial religious divisions that make up the Middle East. In contrast, this talk suggests that the sectarian crisis in the Middle East has its roots in the nineteenth century Ottoman Empire crisis of religious pluralism that has important parallels in both Europe and the United States.

Ussama Makdisi is the author of The Culture of Sectarianism: Community, History, and Violence in Nineteenth-Century Ottoman Lebanon (2000), Artillery of Heaven: American Missionaries and the Failed Conversion of the Middle East (2008), and Faith Misplaced: the Broken Promise of U.S. -Arab Relations, 1820-2001 (2010).

Monday, July 13, 2015

A New Book: Everywhere Taksim Sowing the Seeds for a New Turkey at Gezi

Edited by Isabel David and Kumru F. Toktamis

Universitt of Amsterdam Press - 2015

In May 2013, a small group of protesters made camp in Istanbul's Taksim Square, protesting the privatisation of what had long been a vibrant public space. When the police responded to the demonstration with brutality, the protests exploded in size and force, quickly becoming a massive statement of opposition to the Turkish regime. This book assembles a collection of field research, data, theoretical analyses, and cross-country comparisons to show the significance of the protests both within Turkey and throughout the world.

Sunday, July 12, 2015

A NEW BOOK: Building Modern Turkey: State, Space, and Ideology in the Early Republic

by Zeynep Kezer 

UNIVERSITY OF PITTSBURGH PRESS - Dec 2015

"Building Modern Turkey" offers a critical account of how the built environment mediated Turkey s transition from a pluralistic (multiethnic and multireligious) empire into a modern, homogenized nation-state following the collapse of the Ottoman Empire at the end of World War I. Zeynep Kezer argues that the deliberate dismantling of ethnic and religious enclaves and the spatial practices that ensued were as integral to conjuring up a sense of national unity and facilitating the operations of a modern nation-state as were the creation of a new capital, Ankara, and other sites and services that embodied a new modern way of life. The book breaks new ground by examining both the creative and destructive forces at play in the making of modern Turkey and by addressing the overwhelming frictions during this profound transformation and their long-term consequences. By considering spatial transformations at different scales from the experience of the individual self in space to that of international geopolitical disputes Kezer also illuminates the concrete and performative dimensions of fortifying a political ideology, one that instills in the population a sense of membership in and allegiance to the nation above all competing loyalties and ensures its longevity."

MHP Kürt sorununu geri istiyor

MHP, koalisyon arayışlarının kilit partisi oldu ama tüm formüllere mesafeli.

CUMHURIYET - 12 TEMMUZ 2015

Seçimin kilit partisi hiç kuşkusuz HDP’ydi. Ancak, 8 Haziran’da başlayan sürecin kilit partisi MHP oldu. Önce koalisyonlara mesafeli, sonra HDP’li formüllere kapalı olduğunu açıkladı. En kalın kırmızı çizgileri çizdi. Koalisyonun hem en güçlü adayı, hem en uzak aktörü oldu. Kendinden çok bahsettirdi. Kızgınlıkların, hayal kırıklıklarının, suçlamaların öznesi haline geldi...
MHP’nin taban dinamikleri, ideolojik referansları ve siyasi pratiği göz önüne alınarak olup bitene yakından bakınca, MHP’nin hangi gerekçelerle ve hangi sonuçlar için bu pozisyonları aldığı biraz daha netleşiyor. Karmaşık gibi görünenler basitleşiyor, bazen de basit görünen çetrefilleşiyor.

Geldikleri gibi giderler
MHP, 7 Haziran’da oylarını yaklaşık yüzde 25 arttırdı ve 7,5 milyon oy aldı. “Anavatanı” diyebileceğimiz İç Anadolu ve İç Ege’de artış yüzde 30’ların üzerinde, metropoller ve kıyılarda ise ortalamanın altında. AKP’den kaçan oyların büyük bir bölümünün MHP’ye aktığı ya da MHP’ye gelen oyların AKP ağırlıklı olduğu açıkca görülüyor. Fakat bu tablonun kalıcılığı ve trendin böyle kalıp kalmayacağı çok tartışmalı. Bazı araştırmalar seçimden birkaç ay önce MHP’nin yüzde 18 sınırına kadar tırmandığını ve sonra bu oyların bir kısmının AKP’ye geri döndüğünü gösteriyor. Seçim sonrası anketler de, mevcut pozisyonlarla girilecek yakın erken seçimde MHP’nin gerileme olasılığına işaret ediyor.
Daha önce de defalarca yaşandığı gibi AKP ile MHP arasındaki oy geçişinin yönü ve hızı tekrar tekrar değişmeye açık. AKP’ye ders vermek için MHP’ye gelen seçmenlerin dersin devamında ısrarcı olup olmayacağı belirsiz. Bu geçişkenliği çok iyi bilen MHP kurmayları, hem koalisyon, hem de seçim için argüman üretmek, pozisyonlarını her durum için tekrar anlatmak zorunda.

DEVAMINI OKUMKA ICIN....

Saturday, May 30, 2015

Anadolu Türküleri - Kayıt:Emre Dayıoğlu

Sabri Özdemir - Tahsin Yarar - Karpuz Kestim Kırmızı 

Helime Özke - Sipsi 

Osman KIRCA - Üçtelli 

Serikli Kemancı Mehmet Nazlı - Kırşehir'in Gülleri

Sezai Karakoç’un dergisi: AK Parti meseleleri çözmedi, geleceğimiz karanlık!

Sezai Karakoç, iktidarın dış politikasını 'fecaat' olarak yorumladı

CIHAN  | İSTANBUL- 29.05.2015

Yüce Diriliş Partisi Genel Başkanı şair ve yazar Sezai Karakoç'un başyazarlığını yaptığı Diriliş Işığı dergisinde çıkan makalede, AK Parti’nin uzun süreli halk desteğine rağmen temel meselelerde elle tutulur bir ilerleme kaydetmediği vurgulandı. Yazıda, "İslam dünyası ile gelinen nokta fecaattir. Türkiye'nin geleceği karanlık ve diğer ülkelerle çatışma tehlikesiyle karşı karşıya." denildi.

Sezai Karakoç'un 1970'lerden itibaren kaleme aldığı şiir ve siyasi makalelerinden oluşan Diriliş Işığı dergisinin son sayısında 'Gerçek Durum ve Tek Umut' başlıklı değerlendirme yazısı yer aldı. Yazıda şu görüşler yer aldı: "Adalet ve Kalkınma Partisi, çok partili düzene geçtiğimizden beri, en uzun iktidarda kalmış parti olmak açısından talihli bir partidir. Halkın oyuna ve iltifatına mazhar olmak açısından şikayete hakkı olmayan bir durumdadır. Buna karşılık iktidar, icraatlarını, propagandasını ustaca yapmakta olsa da, ülkenin temel, öteden beri süregelen sorunlarının geleceğimizi teminat altına alacak şekilde kökten çözüme kavuştuğuna dair, gözle görülür elle tutulur bir ilerleme ne yazık ki, gözlemlenememektedir."

AK Parti iktidarı dönemindeki dış politikanın da eleştirildiği yazıda, "Dış politika İslam alemine açılma başarısızlıkla sonuçlanmıştır, Mısır, Suriye ve Libya ile olan ekonomik ilişkiler dahil bütün bağlar kopmuş, bölgedeki bölünmeler ve parçalanmalar sonucunda, bazı ülkelerle birlikte bir tarafa savrulmuş olan ülke, diğer her bir İslam ülkesi gibi, geleceği karanlık ve diğer ülkelerle çatışma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış durumdadır. Bu durum şüphesiz batılı ve doğulu büyük devletlerin İslam dünyasını parçalama, istila ve işgal emellerinden doğmaktadır. Ancak, bunu önceden görüp diğer İslam ülkelerini uyarmak ve buna bir çare aramak, bunun için bir araya gelmek, birleştirmek gerekirken Batılılarla birlikte hareket etmek, onların çizgisinde yürümek, hep tabi olmak hiçbir zaman gerçek bir inisiyatif kullanamamak, ülkemizin geleceği için en büyük bir handikaptır." ifadeleri yer aldı.

Sephardic Jews Feel Bigotry’s Sting in Turkey and a Pull Back to Spain

By CEYLAN YEGINSU

The New York Times - MAY 26, 2015

ISTANBUL — For Rafi, a local newspaper’s anti-Semitic crossword puzzle was the final affront. He knew he had to leave Turkey.
“There are many reasons to leave: a lack of work opportunities, growing polarization within society and oppressive leadership. But the hatred toward our community has been the tipping point for me,” said Rafi, 25, a graphic designer based in Istanbul, who provided only his first name out of fear of harassment by Turkish nationalists. “There is no future here.”
Rafi is one of thousands of Sephardic Jews in Turkey who trace their ancestry to Spain and are now applying for Spanish citizenship in anticipation of a parliamentary bill expected to pass this month in Madrid that would grant nationality to the Jews who were expelled in 1492, during the Inquisition.
Most are seeking visa-free travel within Europe and an opportunity to escape what they see as rising anti-Semitism in Turkey. But many are taken with the idea of reversing the trek their ancestors took centuries ago as they escaped persecution in Spain and settled in the more tolerant environs of the Ottoman Empire.

READ MORE.....

Sisteme entegre olmayacağız - Atilla Fikri Ergun


Wednesday, May 27, 2015

The role of academics in Turkey’s politics: the Mülkiye Junta and the transformation of the Republican People’s Party

Southeast European and Black Sea Studies 
Volume 14, Issue 1, 2014  

Yunus Emre

Between 1971 and 1973, Bülent Ecevit, an exceptional Third World leader who espoused a social democratic creed, struggled against the military rule by peaceful means. His main supporters in intellectual and ideological terms were a group of professors and politicians known as the Mülkiye Junta. The members of the group were scholars from the Ankara University Faculty of Political Science (previously known as the Mülkiye) and advisors to Ecevit. They supported parliamentary politics, criticized the role of the military in political life and recommended a new direction for the Republican People’s Party (RPP). In May 1972, they took over the party administration under the party chairmanship of Bülent Ecevit. After this, the RPP won the highest votes in the 1973 elections. The Mülkiye Junta had central role in the leadership and ideological change in the RPP. This article examines the political thinking of this group and their struggles within the RPP.

DOWNLOAD THE ARTICLE......

Tuesday, May 26, 2015

KAD (Kritik Analitik Düşünme) Perspektifinden Sosyoloji ve Sosyoloji Öğretimi

Doç. Dr. Ali Arslan
Sakarya Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü, Türkiye

Özet

Ülkemizde eğitimle ilgili genel olarak kullanılan bir söylem vardır: Bu söylem, eğitimin ezberciliğe dayandığı üzerinedir. Birçok bilim alanında, genelde öğretim hataları yapılmaktadır; ama bazen öğrenciler de buna alıştırılmış olarak veya kolaya kaçarak adeta ezberleme türü eğitimi istemektedirler. Öğretici ve öğrencilerin karşılıklı hatalarından kaynaklanarak ortaya çıkan öğretim uygulamaları sonucunda, özellikle sosyoloji alanında ki öğrencilerimiz, yeni bir bakış açısı geliştirmek yerine, toplum olarak bizi temsil etmekten, anlamaktan ve açıklamaktan uzak Batılı sosyolojik teorileri ezberlemeye devam etmekte, bu da nesiller boyunca taklitçi, aktarmacı ve bir kısır döngü şeklindesürüp gitmektedir. Bu çalışmanın amacı, sosyolojinin, sadece Batı tarihi ve kültürel tecrübelerine dayalı sosyolojik teorileri ezberlemekten ibaret olmadığını, kritik - analitik düşünme ve problem temelli öğrenme biçimi ile İslamdünyasını doğru bir şekilde anlama ve açıklamayı mümkün kılacak yeni bir perspektife, teorik açıklamaya ve öğretim tekniklerine ihtiyaç olduğunu ve alanda yapılan çalışmalarıgöstermektir.

Anahtar Kelimeler
KAD, Sosyoloji Öğretimi, İslami Sosyoloji, Uygulamalı Sosyoloji,

Abstract:
In Turkey, there is a commonly used educational discourse: this discourse is that education is based on the memorization. As in many fields of science, there are often mistakes made in teaching; but sometimes students themselves want such a teaching style whether because they are accustomed to it, or they see it as an easy escape. As a result of the teaching practices that are due to the mutual mistakes of instructors and students, especially students in sociology, prefers, rather than developing a new perspective, to memorize the Western sociological theories which are remote from representing, understanding and explaining us as a society. This results in a vicious circle of imitative transmission throughout the generations. The purpose of this study, is to emphasize that thinking sociologically is not simply to memorize the sociological theories based on Western historical and cultural experiences, that we need a new perspective or a new theoretical framework for sociology in order to understand and explain the Islamic world within a critical-analytical way of thinking. For this aim, I discuss my experience in the Department of Sociology, Sakarya University, my research and teaching practice for the construction of such a theoretical approach, and the critical-analytical perspective for instruction.

Key words:
KAD, Teaching Sociology, Islamic Sociology, Applied Sociology